Türkiye Üniversite Kulüpleri Eğitim ve Gençlik Dergisi

E-Posta :  Şifre :    GİRİŞ
 GİRİŞ
 ÜYE OL


PROFİLİM
Arkadaşlarım
Mesajlarım
PAYLAŞIM DUVARI
ÜNİVERSİTELER
HABER BAŞLIKLARI
Son Haberler
En Çok Okunanlar
VİDEOLAR
Son Videolar
En Çok İzlenenler
Video Ekle
TÜM YAZILAR
Sende Yazını Ekle
KULÜPLER
Kulüplerim
Kulüp Haberleri
En Etkin Kulüpler
Kulüp Ekle
ETKİNLİKLER
Etkinlik Duyuruları
Etkinlik Ekle
SON VİDEOLAR

USTA KALEMŞÖRLER tümü
SON KALEMŞÖRLER tümü
YERLEŞKE 2023'ten
TÜM YAZILAR
Sende Yazını Ekle

Takip Ettikleriniz
Giriş yapmalısınız!


Fotoğraflarla Yerleşke






Attığı her adımıyla “Vatan Lafla Değil, Eylemle Sevilir” sözüne uygun yaşayan Nasuh Mahruki ile çok özel söyleşi…
Röportaj | 11.04.2011 00:01:38 | 1471 Okunma


 


Attığı her adımıyla

“Vatan Lafla Değil, Eylemle Sevilir” sözüne uygun yaşayan Nasuh Mahruki ile çok özel söyleşi…

 

Yerleşke 2023: Bildiğimiz kadarıyla doğa sporlarıyla tanışmanız üniversite yıllarınızda oldu. Üniversitelerimizde bu konulara ilgi duyan çok sayıda topluluk ve öğrenci var. Bize doğa sporlarıyla nasıl ilgilenmeye başladığınızı anlatır mısınız?

O dönemden bugüne kadar insanların bu sporlara olan ilgisi ve bu alandaki gelişmelerden bahseder misiniz?

Nasuh Mahruki: Ben 20 yaşında doğa sporlarıyla uğraşmaya başladım. 1988'un sonlarıydı. Batı dünyası bizden yaklaşık 20-30 yıl önce bu alanda gelişmeye başlamıştı. Türkiye'de dağcılık ve doğa sporlarına olan ilgi 90'lı yıllarda ancak artmaya başladı. İletişim imkânı gelişmeye başlayınca diğer ülkelerdeki öğrencilerin yaptıkları aktivitelerden daha fazla haberdar olmaya başladık böylece dünyayı daha yakından tanımaya başlamış olduk. Ve haliyle Türkiye'de de yavaş yavaş bu anlamda başarılı genç sporcular çıkmaya başladı. Ben dağcılıkta bir takım şeyler yaptım; değişik branşlarda, raftingde, aletli dalışta, yamaç paraşütünde, nefes tutarak dalışta hakikaten kendini iyi yetiştirmiş gençler yavaş yavaş çıkmaya başladı. Bu rol modelle oldu tabii ki ve bu sporlar tanıtılmış oldu aynı zamanda.

Dağcılık sporundan gelmiş olmamız, arama kurtarma ekibi gibi çok diğergâm duygularla yapılan ama zor, tehlikeli; psikolojik ve fiziksel olarak da çok şey gerektiren bir disiplinde çok başarılı olmamızı sağladı.

 

Bir de tabii özellikle bu sporlar yani doğada yapılan etkinliklerin hemen hepsi riskli ve tehlikeli sporlar. Dolayısıyla bu tür sporlarla uğraşan insanların hem akıl hem beden sağlığının gerçekten yerinde olması lazım ki o süreçleri sağlıklı şekilde yönetebilsin. Arazi koşullarında yapıldığı için sonuçta herkesin doğadan, dağdan, araziden, meteorolojiden ve benzer birçok şeyden anlaması gerekiyor. O şartlar altında da kendine bakmayı bilmesi gerekiyor. Sonuçta büyük hedefler koyuluyor; yüksek bir dağa yapılan zorlu bir kış tırmanışı her zaman zahmetli bir şey. O yüzden çok iyi bir ekip içi dinamik olması gerekiyor. Yani herkesin, takımın iyi bir oyuncusu olması gerekiyor. Doğada yapılan bu tür sporlar aynı zamanda insanlara birçok kabiliyetler kazandırıyor. O dönemlerde Türkiye'de dağcılık sporuyla ilgilenen herkes ya üniversite öğrencisiydi ya da üniversite mezunuydu. Yani eğitimli bir kitleydi dağcılık sporuyla uğraşanlar.  Sonrasında gittikçe bu sporlar daha çok duyuldu dolayısıyla yaygınlaştı ve daha fazla insan bu sporlarla ilgilenmeye başladı. Türkiye'de bu konularda özellikle 90'lardan sonra ciddi anlamda bir artış yaşandı. 2000'li yıllara gelindiğinde internet, televizyon, sektörel anlamda çıkan dergilerle birlikte dünyada ve ülkemizde dağ ve doğa sporları hakkında birçok bilgiye kolaylıkla ulaşılmaya ve bu bilgiler çok daha fazla paylaşılmaya başlayınca, gençler arasında epey popüler hâle geldi bu sporlar.

Hatta bu anlamda Türkiye'nin ilk arama kurtarma takımı da dağda, doğada ve doğal afetlerde arama-kurtarma yapan ekip AKUT'da dağcılar tarafından kuruldu. Yani o dağcıların birlikte hareket edebilme kabiliyetleri, arazide başının çaresine bakabilmeleri riskiyle tehlikeli süreçleri yönetebilmeleri gibi özelliklerinden dolayı sonuçta. Dağcılık sporundan gelmiş olmamız arama kurtarma ekibi gibi çok diğergâm duygularla yapılan ama zor, tehlikeli, psikolojik ve fiziksel olarak da çok şey gerektiren bir disiplinde çok başarılı olmamızı sağladı.

Yerleşke 2023: Birçok ilkiniz var; Everest'e tırmanan ilk Türk olmak, Dünya'nın 7 kıtasındaki zirvelere tırmanan en genç dağcı olmak, Türkiye'nin ilk arama kurtarma ekibini kurmak gibi… Bize biraz bu süreçlerden bahseder misiniz?

Nasuh Mahruki: 20 yaşında dağcılığa başladım ve 24 yaşında ilk 7000'lik tırmanışımı yaptım. 26 yaşında 'Kar Leoparı' ünvanını aldım. 27 yaşında Everest'e tırmandım.

20'li yaşlarım sürekli olarak dağcılıkla ilgili hedeflerimin, dünya seyahatleriyle ilgili hedeflerimin peşinde koşturduğum çok verimli bir dönem oldu. Bu süreçte, 94 yılının Kasım ayında bir dağ kazası yaşandı. Yıldız Teknik Üniversitesi Dağcılık Kulübü'nden 5 öğrenci Bolkar Dağları'na gidiyorlar ve burada yakalandıkları fırtınada bu öğrencilerden ikisi kayboluyor. Çadıra dönemeyince arkadaşları hemen yardım istiyorlar. Çok kritik bir durum bu çünkü büyük olasılıkla başlarına iyi bir şey gelmedi. O dönem Türkiye'de bu anlamda bir arama kurtarma ekibi yoktu, böyle bir olay olduğunda dağcılar gönüllü olarak kendi malzemesini,  çantasını ayarlayıp bölgeye giderlerdi. Doğaçlama bir şekilde orada arama çalışması yapılırdı. Burada da öyle oldu. İki öğrenci kayboldu haberini alınca hepimiz bölgeye gittik. Henüz 21-22 yaşlarındaki bu çocukları bulmak için dağların altını üstüne getirdik. Kaybolan çocuklardan birinin ailesi helikopter kiralamıştı ve bu helikopter bizi Bolkar Dağları’nın zirvelerine bırakıyordu. Biz de o fırtına sırasında buralara gelmişler midir acaba diye bütün vadileri, yamaçları iplerle inip tarıyorduk. Bulamadık çocukları. Birinin cenazesini 8 ay sonra bir çoban buldu, öbürü ise yok ortada. 94 yılından bu yana halâ ortaya çıkmadı, ailesine teslim edilemedi çocuğun cenazesi. O kaza sonrasında yaptığımız arama çalışmaları ki 2 grup hâlinde 14 gün uğraştık, çok emek sarf ettik. Ona rağmen çocuklar ortaya çıkmadı; arama çalışmalarımız sonuçsuz kaldı. 

Bu olaydan sonra aralarında benim de bulunduğum bir avuç dağcı bir takım öngörülerde bulunduk. O olay öncesinde böyle bir niyetimiz yoktu. Yaptığımız toplantıda ilk olarak 90'larla birlikte Türkiye'de doğa sporlarına olan ilginin arttığını fark ettik. İkinci olarak da şu saptamayı yaptık: Dağcılar kaza geçirirse kural olarak ona sadece diğer dağcılar yardımcı olabilir. Çünkü bu sporun dinamikleri ve bilgisi gereği, ancak hakikaten dağcılık sporunu yapmış olanlar, kendini bu konuda yetiştirmiş, fiziksel, teknik, psikolojik hazırlığı olanlar, gerekli malzemeye sahip olanlar dağda güvenli bir şekilde hareket edebilirler. Bu şartlarda köylü de asker de başarılı olamaz. Bir kabiliyet ve hazırlık süreci gerektiriyor çünkü. Bunun üzerine biz de dedik ki; madem ortada böyle bir fiili durum var, bundan sonraki olası dağ ve doğada meydana gelecek kazalar için şimdiden örgütlenmeye başlayalım.

 

Büyük kazalarda da gidip gönüllü olarak devlete millete hizmet edelim, hayat kurtaralım; yurttaşlık sorumluluğunu yerine getirelim düşüncesiyle  Akut'u 14 Mart 1996 tarihinde resmen kurduk.

 

Nitekim 1995 yılını, araştırma ve öğrenme çalışmalarıyla geçirdik. O dönem Türkiye'de az sayıda kaynak vardı. Yurtiçi ve yurtdışında ne kadar kaynak varsa hemen hepsini taradık. Lojistik, planlama, eğitim, antrenman, kaynak yaratma, yönetim gibi birçok konuda oturup hem okumaya hem de fikir üretmeye başladık. Bu süreçte sürekli bir araya geliyor ve sürekli toplantılar yapıyorduk. Artık bir ekip oluşturmaya karar verdik. Her hafta bir kaç gün buluşuyorduk. Tabii o zaman yerimiz yoktu, bir arkadaşımızın ofisini kullanıyorduk. 95 yılında şunu fark ettik: Türkiye doğal afetlere de çok açıktı, birkaç 10 yılda bir kitlesel afetler meydana geliyordu. Yine birkaç yılda bir belli bölgelerde önemli yıkımlara sebep olan seller meydana geliyordu. Bunun üzerine madem bir arama kurtarma takımı oluşturuyoruz; bunu sadece çok sevdiğimiz dağlar ve doğayla sınırlı tutmayalım; ihtiyaç halinde deprem gibi, sel gibi doğal afetlerde de çalışalım dedik. Büyük kazalarda da gidip gönüllü olarak devlete millete hizmet edelim, hayat kurtaralım; yurttaşlık sorumluluğunu yerine getirelim düşüncesiyle Akut'u 14 Mart 1996 tarihinde resmen kurduk.

Kendimize hem acil durumlarda can kaybını en aza indirmek hem de toplumu bilinçlendirmek gibi iki temel görev seçtik. Böyle de devam ediyoruz

Yerleşke 2023: AKUT adını özellikle 1999 depreminde çok fazla duyduk. O süreçten ve AKUT'un çalışmalarından bahseder misiniz?

Nasuh Mahruki: 1999 depremi bambaşka bir hikâyedir. Türkiye çok hazırlıksız yakalandı bu acı olaya. Türkiye'nin bütün kurumları hazırlıksız yakalandı, yani devletin kendisi hazırlıksız yakalandı. 17 Ağustos depremi kitlesel afete dönüşecek kadar da büyük bir yıkıma yol açtığı için çok büyük sorunlar çıktı ortaya. Hem hazırlıksız olmanın getirdiği sorunlar, hem afetin şiddetinin çok büyük olması ve gerçekten devletin ilgili birimlerinin hatta başbakanın bile ne olduğundan ancak tam olarak 2 gün sonra haberinin olmasının ortaya çıkardığı sorunlar…

Aslında bütün insanî yardım işi Kızılay'ın sorum-luluğundadır. Fakat Kızılay o dönem o kadar yanlış ellerdeymiş ki inanılmaz bir şekilde başarısız kaldı ve performans gösteremedi.

Ama bu dönemde Türk insanı inanılmaz bir dayanışma görüntüsü sergiledi. Türkiye'nin neredeyse tüm ağır sanayi yatırımı Kocaeli-Gölcük- Adapazarı'ndan oluşan bölgeye konuşlandığı için bu bölge sürekli Anadolu'dan, Doğu'dan, Karadeniz'den göçler almış. Deprem sonrasında insanlar bu bölgede yaşayan akraba ve tanıdıklarından haber alamıyor, sadece basından alabildikleri haberlerle burada büyük bir facia yaşandığı biliniyor. Durumun ciddiyetini hemen kavrayan onbinlerce Türk insanı, işini gücünü bırakarak akın akın bu bölgeye yardıma geldi. Çok ilginç bir süreç yaşandı, devletin hazırlıksız yakalanmasından kaynaklanan boşluğu milletimiz kendi gayreti ve enerjisiyle tamamlama yolunu seçti. Sonuçta çözülmesi gereken acil bir durum vardı ve nasıl çözüleceği bilinmiyorsa, biz çözeriz fikriyle insanlar teker teker veya 2-3 kişilik gruplarla bölgeye geldi. Binlerce gönüllünün ortaya çıktığı bu süreçte AKUT'un ön planda olması tabii ki örgütlü bir topluluk olmamızla ilgiliydi. 

Kurum kültürüne, gerekli donanıma, neyin nasıl yapılacağı bilgisine sahip kendi içinde hiyerarşik yapısıyla bir dernektik sonuçta. Dolayısıyla yeterli ve yetkili bir takım olarak çıktık ortaya. Türkiye'nin dört bir yanından gelen gönüllüler de ne yaptığını bilen, eğitimli insanların oluşturduğu bir topluluğu görünce hemen ekibimize dâhil oldular ve bizle beraber çalıştılar. Değirmendere'de yardım dağıtımı için malzemelerin depolandığı, tasnif edildiği ve dağıtıldığı bir kamp kurmuştuk. Biz burada 100-120 kişiyken kampta binin üzerinde insan uyuyordu her gece. Yardım etmek için buralara gelen hiç tanımadığımız, ilk defa gördüğümüz bu yardımsever insanlarla yaptık bütün çalışmaları. Kurum kültürümüzün olması, bir hiyerarşik yapımızın olması, bir üniformamızın olması bizi bambaşka bir yere taşıdı. Çünkü biz hep bir takım olarak hareket ettik.

Aslında bütün insanî yardım işi Kızılay'ın sorumluluğundadır. Fakat Kızılay o dönem o kadar yanlış ellerdeymiş ki inanılmaz bir şekilde başarısız kaldı ve performans gösteremedi. Kızılay ki son derece şanlı 100 yıllık geçmişi olan bir kurum üzerine düşeni yapamadı depremde. Ancak günler sonra toparlanabildi; bir şeyler yapmaya çalıştı. Aradaki boşluğu AKUT, benzeri yapılanmalar, gönüllü insanlar doldurmaya çalıştılar ve hakikaten önemli işler yapıldı. 99 depreminden sonra iş başka bir yere geldi,  başka arama kurtarma ekipleri de kuruldu. 17 Ağustos Depremi’nin olduğu sabah Türkiye'de Akut gibi dağda, doğada, doğal afetlerde arama kurtarma yapmak için kurulmuş başka hiçbir sivil toplum kuruluşu yoktu. Koca Türkiye'de bu iş için kurulmuş, hazır tek oluşum bizdik. O yüzden toplum Akut'u çok sevdi, sempatiyle yaklaştı. Hatta bizi 2 sene üst üste Silahlı

Kuvvetler ile birlikte Türkiye'nin en güvenilir kurumu seçtiler.
 

Yerleşke 2023: 99 depreminden sonra yapılan çalışmalar bilinçlendirmeye yönelik miydi?

 

Nasuh Mahruki:  Bizim kuruluşumuzdan itibaren temel olarak kendimize görev seçtiğimiz iki alan oldu. Biri doğrudan operasyonel, yani bu bir dağ kazası, deprem, sel, çığ olabilir ya da yamaç paraşütü, rafting, trafik kazaları, boğulma olayları, orman yangınları olabilir; hayat riski olan yere en hızlı şekilde girip, oradan hayat kurtarmak.

 
17 Ağustos Depremi’nde, enkazlardan 220 kişiyi kurtarmıştık. Bugün ise kurtardığımız insan sayısı 1192. Ama eminim ki bu röportaj yayınlanana kadar bu sayı 3-5 artacaktır.

İnsanların çoğu bizi 17 Ağustos Depremi’yle tanıdı ama 17 Ağustos Depremi bizim 34. arama kurtarma çalışmamızdı aslında. Mesela ondan önce Adana Ceyhan depreminde de biz önemli birçok iş yaptık. Hatta Bülent Ecevit hükümeti, 1998 yılındaki Adana Ceyhan Depremi’nde Akut'a yaptığı yararlılıklardan dolayı Bakanlar Kurulu kararıyla 'Kamu Yararına Çalışan Dernek' statüsü verdi. O gün bugündür o statüye girmiş bizden başka arama kurtarma ekibi yok. Yani devlet tarafından Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Bakanlar Kurulu'nun imzası altında “yaptığı faaliyetler kamu yararınadır” diye belgeledikleri bir başka arama kurtarma ekibi yok. Dediğim gibi biz 17 Ağustos Depremi’nden önce birçok sel, dağ kazası, kurtarma olayı ve depreme müdahale etmiştik. Bugün operasyon sayımız 850'ye ulaştı.  

17 Ağustos Depremi’nde enkazlardan 220 kişiyi kurtarmıştık. Bugün için kurtardığımız insan sayısı 1192. Ama eminim ki bu röportaj yayınlanana kadar bu sayı 3-5 artacaktır. Mesela en son, gazetelerden takip etmişsinizdir; birkaç gün önce Bodrum'da bir sel oldu. O sellerde 24 kişiyi kurtardık. Ayrıca biz bu çalışmalarda hayvanları da kurtarıyoruz. Bodrum'daki sel felâketinde 2 tane de hayvanı kurtardık. Bugüne kadar çok değişik bölgelerde aralarında kedi, köpek, keçi, inek hatta kartal da olan 124 tane hayvan kurtardık. Sonuçta her türlü hayat bizim için çok değerli.

96 yılında kurduğumuz AKUT, 99 depremine iki ekiple müdahale etmişti. Bugün 26'sı hazır vaziyette, 5-6 tanesi de oluşum sürecinde olan 30 civarında ekibimiz var. 7 kişiyle kurduğumuz AKUT bugün 1200 kişilik bir gönüllü ordusuna dönüştü. Ve bu yapılanmanın içinde sadece 3 tane maaşlı personelimiz var bunlar da merkezimizin sekretarya bölümünde çalışıyorlar. Bunun dışında her şeyi gönüllü yapıyoruz.

İkinci temel görevimiz ise toplumu bilinçlendirmek. 99 depreminden sonra bu konulara bakış açısı tamamen değişti. Tamamen bambaşka bir vizyonla ve bambaşka bir farkındalıkla hareket edildi. Ama uzun yıllar boş verilmişlikten kaynaklanan problem o kadar büyük ki ve o kadar yanlış bir yapı oluşturulmuş ki bunu hemen düzeltmek mümkün değil. Türkiye'de 40-50 yıllık bir süreçte güvenli yaşam, arama kurtarma, afet yönetimi ve acil durumlara hazırlıkla ilgili hatalı bulgularla oluşturulmuş yanlış bir yapı söz konusu. İşte İstanbul'un hâli ortada; 1 Milyon 200 Bin konutun %80'inin kaçak olduğunu belediye başkanının kendisi söylüyor.

Yani %80'i kaçak diyorsan, bu neredeyse milyona yakın konut kaçak anlamına geliyor ve burada milyonlarca insan yaşıyor. Bu binaların depreme dayanıklı olup olmadığı belli değil. Bunu akşamdan sabaha çözmek çok zor tabii ki. Dediğim gibi onlarca yıllardan bu güne gelmiş bir hatalar zinciri var. O hatalar zinciri de biriktirile biriktirile müthiş bir sorunlar yumağı hâline gelmiş.17 Ağustos bunun su yüzüne çıkmış hâli aslında. Bunun gibi başka bir çok sorun var ülkemizde. Sokaktaki tinercilerden tutun da kurban bayramında hayvanlara yapılan eziyetlere kadar eğitimsizlikten kaynaklanan birçok travma var. Bir ülkenin A'sı neyse Z'si de odur. Olaya böyle bakmak gerekiyor.  

Türkiye'de depremle mücadele konusunda yapılan hatalardan biri de şudur: Sanki deprem ile ilgili sorunumuz, diğer sorunlarımızdan bağımsız bir şeymiş gibi yaklaşılıyor. Aslında bu problem diğer her şeyle etkileşim hâlinde; eğitimle, siyasetle, ekonomiyle, hukukun üstünlüğüyle, insan haklarıyla, hâlâ dokunulmazlık zırhının olmasıyla, rüşvet konusuyla trafik kazalarının çokluğuyla ve daha birçok şeyle alakalı bir durum aslında. Sorunlarının bu şekilde olduğu bir ülkede, deprem konusunda, afetlere dayanıklılık konusunda Japonya gibi Amerika gibi olmamızı beklemek biraz hayalperestlik olur. Bu bir bütün ve bu bütünün parçaları da birbiriyle etkileşim hâlinde. O yüzden İstanbul'la ilgili çözüm önerilerinde, İstanbul'un nüfusunu ve nüfusundan kaynaklanan sorunları çözmeden depreme dayanıklı hale getirmek mümkün değil bir defa… Ayrıca vatandaşın eğitilmesi, yetiştirilmesi gerekiyor ki önümüzdeki on, yirmi, otuz yıl içerisinde hem toplumsal hem kentsel dönüşümü sağlayabilelim. Ama biz bunu sadece deprem-binalar üzerinden yapacağız geri kalanını yapmayacağız derseniz olmaz, hepsi beraber olmak zorunda.

 

Zaten konumuzun insan hayatı kurtarmak oluşu, kendi içimizde yüksek motivasyon yaratmamızı sağlıyor. Bugüne kadar kurtardığımız yaklaşık 1200 kişinin yarısı biz olmasaydık kesinlikle ölürdü.

Yerleşke 2023: Tamamen gönüllü olan bu organizasyonun ortaya çıkardığı birçok zorluk olmalı. Yapılan işin hassaslığı da düşünüldüğünde çalışmaların doğru ilerlemesi için kurumun başındaki kişi olarak özellikle dikkat ettiğiniz konular nelerdir?  

Nasuh Mahruki: Gönüllü yönetim tabii ki zor bir şey. Ben dernek başkanıyım ama ekipteki tüm insanlar gibi gönüllüyüm öncelikle. Aramızda hiçbir fark yok, hepimiz aynı statüdeyiz. Burası bir şirket olmadığı için burada maaş vermek, ödül vermek, terfi ettirmek, ceza vermek gibi durumlar söz konusu değil. O yüzden sivil toplum kuruluşlarında lider kadronun, mutlaka ekibinin sevgisini, saygısını ve bağlılığını kazanmış olması çok önemli. Ancak bunu başarabilirse o insanların enerjisini sistem içerisinde, o gönüllü yapının işlerliği üzerinde kullanabilir. Lider kadronun üzerinde çok büyük bir sorumluluk var, bunların kendini adamış insanlar olması gerekiyor. Burada tabii ki bir hiyerarşi var yani sonuçta seçimle oluşan bir genel kurul var. Sivil toplum kuruluşları böyle işliyor. Tabii biz Akut'ta konumuzun farklılığından ve özelliğinden dolayı ilk günden itibaren çok şanslıydık. Akut dâvası, amacı gereği insan hayatı kurtarıyor. Bu hiçbir şeyle kıyaslanabilecek bir şey değil. Bugüne kadar kurtardığımız yaklaşık 1200 kişinin yarısı biz olmasaydık kesinlikle ölürdü. Diğer yarısı belki ölmezdi ama kesinlikle tehlikeli ve sıkıntılı bir süreç geçireceklerdi.

 

Bizim lider kadromuz bu anlamda çok başarılı.  Hepsi gerçekten ülkesini seven, insanları seven, cumhuriyete, devlete, millete, Atatürk'e, Cumhuriyet'in kazanımlarına en üst düzeyde bağlı insanlar…

Bunu görmek çocukları müthiş derecede motive ediyor. Bu yapı doğal olarak insanları çok kolay kendine çekebiliyor. Çünkü gönüllünün yaptığı çalışmayla, emeğiyle, döktüğü ter karşılığında birilerinin ya hayatı kurtuluyor ya da içinde bulunduğu zor ve tehlikeli durumdan normal bir yaşam koşuluna ulaşıyor. Yani Akut'un misyonu çerçevesinde kendi içinde yüksek bir motivasyon yaratabilme kabiliyeti var. Böyle bir yapı içerisinde lider kadroya dediğim gibi çok şey düşüyor. Lider kadronun gerçekten kurumun kültürüne, değerlerine, duruşuna, geleceğine çok bağlı olması ve bu farkındalıkla hiç taviz vermeden hep daha ileriye doğru, büyük bir çalışkanlık içerisinde ekibine örnek olması gerekiyor.

 

Rol model yöntemiyle ilerlendiği için biz de onu yapıyoruz. Bizim lider kadromuz bu anlamda çok başarılı.  Hepsi gerçekten ülkesini seven, insanları seven, cumhuriyete, devlete, millete, Atatürk'e, Cumhuriyet'in kazanımlarına en üst düzeyde bağlı insanlar. Zaten bu sayede bu kadar şeyi rahatlıkla yapabiliyoruz.

Yerleşke 2023: Eğitim konusunda neler söylemek istersiniz?

Nasuh Mahruki: Bence herkesin hedeflemesi gereken öncelikli şey kendi potansiyelinin doruğuna ulaşması olmalı. Kendini tanımalı, keşfetmeli insan. Hayatta sahip olduğu ve geliştireceği yetenekleriyle ulaşabileceği en üst sınıra, potansiyelinin doruğuna ulaşmaya çalışmalı. Benim en son çıkardığım kitabın ismi 'Kendi Everest'inize Tırmanın'.   

Ne yazık ki ülkemizde bu yetenekleri ortaya çıkaracak ve geliştirecek yapıdan çok uzaktayız. Türkiye'deki gençlerin potansiyelini keşfetmelerini sağlayacak yapısal bir düzen henüz bulunamamış durumda bu yüzden birçok başarı bireysel başarı aslında. Ben de bireysel bir başarıyım yani sistemin başarısı değilim. Sisteme rağmen sistemle boğuşa boğuşa bir takım şeyleri başarmış insan hikâyesi ki ülkemizde maalesef birçok hikâye böyledir. Batı dünyasında çocukların henüz 5-6 yaşlarındayken, okullardaki mevcut uzman pedagoglar tarafından gözlemlendiğini; çocuklarla kurulan doğru iletişimler sonucunda kabiliyetlerinin keşfedildiğini görüyoruz. Elde edilen sonuçlar ailelerle paylaşılarak, çocuğun fiziksel ve ruhsal olarak hangi alanlarda kendini geliştirebileceği, rekabet avantajı olan yönleri tespit edilip, bu doğrultuda yönlendirildiğini görüyoruz.  Örneğin bu çocuk kas kemik yapısına göre çok iyi bir atlet olabilir ya da çok iyi bir yüzücü olabilir. Belki satrançta başarılı olabilecek bir düşünme yapısı vardır. Ya da müzik kulağı vardır, resime yeteneği vardır. Bunu küçük yaşta keşfedip, çocuğun kendini geliştirmesi için fırsatlar sunmak çok önemlidir.

 

Bence Türkiye'nin ihtiyacı olan öncelikli şey, gençlerin içindeki potansiyeli erken yaşta keşfetmelerini, bunu gerçek performansa dönüştürmelerini sağlayacak bir yapısal dönüşümdür. Ve zar zor yetiştirdiğimiz beyinleri de Türkiye'de tutmanın yolunu bulmaya ihtiyacımız var.

 

Yetenek çok ilginç bir şey; kullandığımız yeteneklerimiz gelişiyor, kullanamadıklarımız ise kaybediliyor. Bunların tespit edilememesi durumunda çocuk ya bunları kendisi bir şekilde deneme yanılma yoluyla fark edebilecek kadar şanslı olmakta ya da bu potansiyelin hiç farkına varmadan dünyadan geçip gitmektedir. Türkiye'nin en büyük sıkıntısı, benim en çok üzüldüğüm şey bu kendi potansiyelinin farkına varamadan, o potansiyeli çıkartmaya yönelik bir adım bile atamadan geçip gitmek konusudur. Türkiye 28.8 ile yaş ortalaması çok genç bir ülke. 29 bile değil Türkiye'nin yaş ortalaması. Ben 42 yaşındayım yani Türkiye'nin ortalama yaşı benden 13-14 yaş daha küçük şu anda. Buna rağmen biz genç nüfusumuzda doğru orantılı bir başarı grafiği elde edemiyoruz. Bu beni açıkçası gerçekten çok rahatsız ediyor. Ben Türkiye'yi birçok alanda temsil ettim; dağlarda temsil ettim, arama kurtarmanın bin türlüsünde temsil ettim, kitaplarımla temsil ettim. Her seferinde de yapabileceğimin en iyisini yaptım. Elimden gelenin fazla fazla en iyisini yaptım. Çünkü inanıyorum ki biz çok daha iyi yerlere gelmeyi, çok başarılı olmayı hak ediyoruz. Bu potansiyel var bizim içimizde.

 

Ama bir bakıyorsunuz ki en gerçek, en tarafsız, en adil rekabet yöntemiyle çıktığınız olimpiyatlarda Türkiye'nin adı bile yok ya da en sonlarda yer alıyor. Bizim 30 milyon civarında genç bireyimiz var. Buna rağmen toplam nüfusu 12 milyon, 15 milyon olan ülkeler bizden daha başarılı sporcular yetiştiriyorlar. Nasıl olabilir böyle bir şey? Biz kabiliyetsiz olduğumuz için mi böyle oluyor? Hiç alakası yok; biz ne onlardan daha kabiliyetsiziz ne de daha az zekiyiz. Sadece Türkiye'de yapısal bir problem var. Gençlerin içindeki potansiyeli keşfetmelerini ve onları geliştirmelerini sağlayacak bir sistem kurulamadığı için Türkiye'deki başarılar tesadüflere bağlı ya da çok kişisel gayretlere bağlı.  

Ama biz ne zaman ki o genç nüfusumuzun enerjisini, potansiyelini ortaya çıkartabilecek bir yapısal dönüşüm sağlayabiliriz, o zaman Türkiye’de değişir. Ülke, insanıyla gelişir. O yüzden bence Türkiye'nin ihtiyacı olan öncelikli şey, gençlerin içindeki potansiyeli erken yaşta keşfetmelerini, bunu gerçek performansa dönüştürmelerini sağlayacak bir yapısal dönüşümdür. Ve zar zor yetiştirdiğimiz beyinleri de Türkiye'de tutmanın yolunu bulmaya ihtiyacımız var.

 

Yerleşke 2023: Fotoğrafçılık, dağcılık, yazarlık, liderlik gibi birçok alanda başarıları olan birisiniz. Bu başarılı işleri yaparken bir kitabınıza da isim olmuş 'Vatan Lafla Değil Eylemle Sevilir' sözünü rehber edindiğinizi görüyoruz. Bu söz nasıl ortaya çıktı? Ne demek istediniz? 

İşte vatan böyle sevilmeli. O senin vatanın; yanlış yönetiliyor olabilir; birileri yanlış işler yapmış olabilir. O hatalardan dolayı sana dahi zarar vermiş olabilir ama o senin vatanın. Atsan atamazsın, satsan satamazsın…

 

Nasuh Mahruki: Atatürk'ün bir lafı vardır: 'Vatan sevgisi ona hizmetle ölçülür' diye. Bütün askerî birliklerde de “Vatanını en çok seven, görevini en iyi yapandır” yazar. Hakikaten öyle, bu iş lafla, sloganla olmaz. Gerçekten seviyorsan elini taşın altına koyacaksın ve değiştirmek, dönüştürmek için mücadele edeceksin. Bir şeyi sevmek çok önemli bir kabiliyettir. İnsan sevdiği şeyi güzelleştirmek için çaba gösterir. Bir çiçeği seviyorsan onunla ilgilenirsin; bakarsın, sularsın, konuşursun.

 

Bir hayvanı seviyorsan onun bakımıyla onun mutluluğuyla daha çok ilgilenirsin. Vatan sevgisi de böyle bir şey. Vatan sevgisi o kadar özel bir sevgi ki evlat sevgisi gibi. Başka hiçbir şeye benzemez vatan sevgisi. Çünkü onun içinde ilk anda görmesen de her şey vardır. Geçmişin de vardır geleceğin de vardır. Tarihin de vardır, yaratabileceklerin de. Yine kültürünü de, değerlerini de; atalarını da, çocuklarını da taşır vatan. O yüzden vatan sevgisi hakikaten evlat sevgisi gibi çok özel ve yüksek bir sevgi olduğu takdirde sonucu değiştirebilir ve gerçek bir anlam ifade edebilir.

 

Evlat sevgisi nasıl bir şey? İnsan evladı yaramazlık da yapsa; bir şey kırsa, bir şey dökse de sevgisinde bir azalma olmaz. O an için ona kızar ama sevgisinde hiçbir farklılık olmaz. İşte vatan böyle sevilmeli. O senin vatanın; yanlış yönetiliyor olabilir; birileri yanlış işler yapmış olabilir. O hatalardan dolayı sana dahi zarar vermiş olabilir ama o senin vatanın. Atsan atamazsın, satsan satamazsın; burası orası.

 

O yüzden ona duyduğunun sevginin evlada duyulan gibi çok yüksek bir sevgi olması gerekir. Ve her gün bir önceki günden nasıl daha iyi yapabilirim diye düşünmeli insan. Biz Akut'taki arkadaşlarla birlikte öyle seviyoruz ülkemizi. O yüzden gece gündüz  neyi daha iyi yapabiliriz, neyi daha çok düzeltebiliriz, nasıl daha çok fayda yaratabiliriz diye kafa yoruyoruz. Bunun için bugün Akut Türkiye'nin en saygın, en güvenilir kurumlarından bir tanesi. Çünkü Akut'un gönüllüleri vatanı bu kadar yüksek değerde seviyorlar ve hep daha iyisini yapabilmek için mücadele ediyorlar.

 

Hayat sonuçta bir deneyim oyunu aslına bakarsanız. Yaşadığımız deneyimlerden elde ettiğimiz birikimleri tecrübe olarak alıyoruz ve geleceğimize beraberimizde götürüyoruz.

 

Yerleşke 2023: Üniversite kulüplerine üye yüz binlerce arkadaşımıza neler söylemek istersiniz?

 

Nasuh Mahruki: Öncelikle şunu söyleyeyim; ben sık olarak seminer ve söyleşilerde konuşma yapmak üzere üniversitelere gidiyorum zaten. Başka birçok mesajımın yanında şunun özellikle üzerinde duruyorum. Üniversite ortamı öğrencinin, gencin kendisini tanıması için, yeteneklerini keşfedip geliştirebilmesi için çok ideal bir fırsat sunuyor. Akademik eğitimi hangi akademik birimdeysen orada uyguluyorsun zaten. Onun dışında kalan zamanda kampüs içinde çok sayıda öğrenci topluluğu faaliyeti imkânı var. O yüzden öğrencilere hep şunu öneriyorum: Mutlaka bu tür topluluk faaliyetleri deneyin, bu etkinliklere katılın. Deneyim deneyerek kazanılır. Denemezsen neyi ne kadar yapacağını, ne kadar

yapamayacağını bilemezsin; bunu denemen lâzım.

 

Hayat sonuçta bir deneyim oyunu aslına bakarsan. Yaşadığımız deneyimlerden elde ettiğimiz birikimleri tecrübe olarak alıyoruz ve geleceğimize beraberimizde götürüyoruz. Böylece büyük bir avantaj elde ediyoruz diğerlerine karşı. Çünkü denemek, -deneyim kazanmak, tecrübeli olmak çok önemli. O yüzden öncelikle üniversitedeki arkadaşların kampüs içinde geçirdikleri hayatlarını çok daha verimli kullanmalarını öneririm. Çünkü üniversiteden çıktıktan sonra böyle bir imkânları olmayacak. Ben 20 yaşında, üniversitedeyken dağcılık sporuyla tanıştım. Mağaracılık, yamaç paraşütü, bisiklet gibi bir sürü sporla uğraştım. Gerek üniversite içindeki topluluk faaliyetleri gerekse diğer üniversitelerle yaptığımız ortaklaşa çalışmalara katıldım… Ankara'nın bu anlamda çok faydasını gördüğümü söyleyebilirim. Gençlere de kendilerine bu fırsatı vermelerini öneririm. Sonuçta kendileri için olan kendilerini mutlu edecek, yaşam kalitelerini yükseltecek aktiviteleri bulacaklardır mutlaka. Deneyim dediğim gibi deneyerek kazanılıyor. Öğrenmenin başka bir yolu yok.

Fotoğraf aynı; manipülatif medyanın bakmanızı istediği yerden baktığınızda, Saddam Hüseyin diktatöründen kurtarılan, özgürlük ve demokrasi getirilen bir yer Irak. Öbür taraftan bakıldığında burada korkunç bir insanlık suçu işleniyor, burada bir insanlık dramı söz konusu.

 

İkinci olarak da… Hepimiz aynı gazeteleri okuyor, aynı TV programlarını seyrediyoruz ve çok benzer mesajlar alıyoruz. Aslında bu dünyanın manipülatif bir dünya olduğunu bilmeyen kalmadı. Fikirlerimiz bile bize empoze ediliyor; doğrularımız, yanlışlarımız, değerlerimiz bile bize bir şekilde bir yerlerden yönlendirilerek oluşturuluyor. Okuduğun gazete, izlediğin TV benzer şeyler söylüyor. Paradigmalarımızı bu anlamda sürekli kontrol etmemiz gerekiyor. Paradigmalarımız dediğimiz zihin haritamız. Zihnimizdeki hayatı, dünyayı algıladığımız haritalar; gözümüzün önündeki mercek gibi de düşünebiliriz bunu. Mesela zihin haritası şöyle çalışıyor. Herkes kendi paradigmaları üzerinden yorumluyor dünyayı. O yüzden dünyanın gerçekte ne olduğuyla bizim onu ne zannettiğimizi mümkün olduğu kadar aynı hâle getirmek lâzım. Bunda ne kadar kopukluk olursa yani gerçek dünya ile bizim zihnimizdeki dünya arasında ne kadar kopukluk, ne kadar yanlışlık olursa biz hayatı o kadar uzak yaşarız ve yanlış yönlendiririz. Şu anda sürekli bir bilgi çokluğuyla beraber; hatalı, taraflı ve nasıl düşünmemiz isteniyorsa o yönde yönlendirilmiş, manipüle edilmiş bilgilerle dolu bir dünyada yaşıyoruz.  Bu karmaşa içerisinde doğru, kaliteli, faydalı bilgiye ulaşmak çok zor. Bunun en kolay yolu doğru bilgi ile yanlış bilgiyi ayırt etme kabiliyeti. Onun için de hepimizin zihin haritasının, paradigmasının çok doğru oturmuş olması gerekli. Gerçek dünya algısıyla bizim zihnimizdeki dünyanın aynı paralellikte olması lâzım. Şöyle bir örnek vereyim:  11 Eylül terör saldırısından sonra Amerika bu işin faturasını Irak ve Afganistan'a çıkardı ve acayip bir medya bombardımanıyla şunu söyledi her yerde: “Saddam Hüseyin bir diktatör, kendi vatandaşına eziyet ediyor. Biz oraya demokrasiyi ve özgürlüğü getireceğiz. Ayrıca Saddam Hüseyin'in elinde kitle imha silahları vardır.” Saddam Hüseyin bir diktatör orası doğru ama onun dışındakilerin hepsi palavra. Ve Amerika bir şekilde Birleşik Milletleri de tam ikna edemeden paldır küldür girişti Irak'a. Bunu da Irak halkına demokrasi ve özgürlük getirme harekâtı diye anlattı. Birkaç senede batı dünyası ve bütün Avrupa bunu böyle kabul etti.

 

Aynı fotoğrafa bizim tarafımızdan bakanlar, bu coğrafyayı daha yakından tanıyanlar ve Irak'ta ne olup bittiğini görenlerse burada bir insanlık suçu yaşanıyor dedi. Fotoğraf aynı; manipülatif medyanın bakmanızı istediği yerden baktığınızda, Saddam Hüseyin diktatöründen kurtarılan, özgürlük ve demokrasi getirilen bir yer Irak. Öbür taraftan bakıldığında burada korkunç bir insanlık suçu işleniyor, burada bir insanlık dramı söz konusu . Felluce'de şu an çocuklar sakat doğuyorlar. Çünkü kullanılan silahlar kirli, mermiler kirli. Ortada fiili bir durum var: Amerika'nın Irak'ı işgali. Paradigma bu kadar önemli. Paradigman yanlışsa bu örnekte olduğu gibi bir olguyu 180 derece ters anlayabiliyorsun. O yüzden herkesin kendi zihnindeki dünya algısıyla gerçek dünyanın ne kadar örtüştüğünü kontrol etmesi, sürekli test etmesi lazım. Eğer biz Türkiye'yi kalkındırmak istiyorsak, dünya üzerinde çağdaş medeniyetler seviyesine çıkarmak istiyorsak önce dünyanın ne olduğunu iyi anlamamız lazım. Ve ne yazık ki bugün artık o kadar manipülatif bir dünyada yaşıyoruz ki, o kadar çok fikir bize empoze ediliyor ki ve o kadar öyle düşünmemiz istendiği için öyle düşünüyoruz ki… Bu kişisel bir sorumluluk. Her birey çaba gösterip, emek sarf ederek doğru sonucu bulacak. Çünkü kendimize karşı sorumluluklarımız var.

Atatürk'ün bahsettiği genç aslında demografik bir guruptan ziyade, bir zihniyet. Atatürk burada taze, aydın, çağdaş, öğrenmeye açık, dogmaları olmayan, özgür düşünebilen bir zihinden bahsediyor aslında…

 

Yerleşke 2023: Yerleşke 2023 ülkemizi kuruluşunun 100. yılında, yani 2023 yılında dünyanın en güçlü devletlerinden biri olarak görmek isteyen bir topluluk. Sizden bu topluluğa vermek istediğiniz bir mesaj bekliyoruz.

Nasuh Mahruki: Atatürk'ün gençliğe hitabını ilkokul yaşlarından beri biliriz. Ben 'Gençliğe Hitabe'yi ezbere çok iyi bilirim, çok da motive okurum. Fakat Atatürk'ün neden gençlere böyle bir görev bıraktığını 40'lı yaşlarımda anladım. Türkiye'nin yaşadığı son süreçte, birçok karışıklıklarda  bu görevi, mesajı yeni kavradığımı söyleyebilirim. Çünkü gerçekten iş gençlik üzerine kurulu. Gençlik öyle bir şey ki dün genç olan bugün orta yaşlı yarın yaşlı. Aslında aynısından bahsediyoruz. Atatürk'ün bahsettiği genç aslında demografik bir guruptan ziyade, bir zihniyet. Atatürk burada taze, aydın, çağdaş, öğrenmeye açık, dogmaları olmayan, özgür düşünebilen bir zihinden bahsediyor aslında. Ben bundan gençken çocuğu bu şekilde yetiştirebilirsen, çocuk orta yaşlı olduğunda da, yaşlı olduğunda da aynı genç zihniyle dogmaları olmayan, bağımlılıkları olmayan, fikir üretebilen, geleceği uzun soluklu düşünebilen, hem bugünü hem yarını beraber hesap edebilen ve tabiî ki hep doğruları, iyileri, ahlâkı, erdemi, dürüstlüğü savunabilen bir yapıda yetişir anlıyorum. Gençlikte bu terbiyeyi vermediğin zaman o yaş grubunu tamamen kaybediyorsunuz. Orta yaşlı hâli de bu değerlere sahip olmuyor, ihtiyar hali de sahip olmuyor. O yüzden gençlere bu değerleri kazandırmak, bütün nesli kazanmak için çok önemli. Dünün, bugünün, yarının da sağlıklı olabilmesi için sağlıklı yurttaşa ihtiyacımız var. Bu nesli sen çocukluğunda yakalayıp değerleri kazandıra-mazsan, 30 yaşından sonra zaten kazandıramazsın. Ve o bir kayıp kuşak oluyor. O nesli kaybediyorsun.


 

Genç dediğin şey sadece 15-25 yaş arası ya da 12-28 yaş arası gibi değerlendirmiyorum. Onu bir zihniyet olarak değerlendiriyorum. Dün bebek olan; bugün çocuk, yarın delikanlı, öbür gün orta yaşlı,  bir sonraki gün ihtiyar burada bir devamlılık var. Bu devamlılığın sağlıklı olabilmesi için, en başta daha çocuk hâlindeyken veya genç hâlindeyken onu yakalayıp yetiştirmek, eğitmek, belli bir formasyona getirmek ve belli bir değerler kültürünü vermiş olmak çok önemli. Veremediğin zaman o gençlik devamında da hatalı ve yanlış kurgularla devam ediyor. O yüzden gençliği bir zihniyet olarak ele alıyorum. Bu anlamda gençliğin değerlerine bağlı olması, dogmalardan uzak uzun soluklu düşünebilen, yaratıcı, üreten ve hedef sahibi olması çok önemli…

 

Suat Turgut - 1 yıl önce
Yerleşkeden Okuyun ve Yerleşke2023'e üye olun!
İsmail ŞEN - 1 yıl önce
Güzel haber..
Duman
Biz konserlerde olabildiğince sevenlerimizin enerjisine göre kendimizi ayarlıyoruz. Onların verdiği..
Arel Üniversitesi Söyleşi
Diğer üniversitelerle karşılaştırdığınız zaman reklam ve tanıtım faaliyetlerimiz daha az olduğunu gö..
Uludağ Üniversitesi Endüstri Mühendisliği
Uludağ Üniversitesi bünyesinde 1995 yılında kurulan Endüstri Mühendisliği Topluluğu her yıl daha etk..
E-DERGİ SON SAYI

TÜM SAYILAR
SON EKLENEN HABERLER