“Annemin mezarı üzerinde ve Allah’ın huzurunda yemin ediyorum: Bu kadar kan dökerek milletin kazandığı Ulusal Egemenliği korumak ve savunmak için gerekirse anamın yanına uzanmaktan asla göz kırpmayacağım…”
Mustafa Kemal, Ankara’da bin bir çile ile kurduğu Ulusal Meclis ve Hükümetle beraber zaferi kazanmıştı. Büyük taarruz öncesi cephe hazırlıkları büyük taarruz esnasında iç hainlerin Ankara da çıkardığı Mustafa Kemal başarısız oldu. Yunanlılara esir düştüğü söylentileri zaten yaşlı olan annesini adeta ömrünü tüketmişti. İzmir in kurtuluşundan kısa süre sonrada Zübeyde Hanım, vefat etmiştir. Maalesef yıllarca biricik oğlu için endişelerle kendini tüketen fedakar annesinin ölüm anında Mustafa Kemal yanında bulunamamıştır. Zübeyde Hanım, kendisini Türk Ulusuna feda eden oğluna hasret yalnız ruhunu teslim etmiştir. Mustafa Kemal, annesinin vefat haberini aldıktan sonra İzmir’e giderek kabri başında şu sözleri söylemiştir:“…
Geziye Gazi Paşa ile birlikte Kazım Karabekir Paşa, Fevzi Paşa da katılıyordu. Hep birlikte doğruca Zübeyde Hanım’ın taze mezarına gittiler. Gazi Paşa, düşünceliydi, durgundu. Bir çiçek yığının altında yatan annesinin mezarına gelince, ellerini bağladı. Beraberindekiler, Fevzi ve Karabekir Paşalar birer fatiha okudular. Mustafa Kemal Paşa, mavi gözlerine çöken karanlığın içinde bir süre sustu ve sonra konuşmaya ve annesine ait anılarını dile getirmeye başladı:
“Zavallı annem!... Şimdi vücudu, bir zamanlar Türk Milleti’nin ideali haline gelmiş kutsal İzmir’in topraklarında yatıyor. Ölüm, gerçeklerin en büyüğü!... Doğanın insana kıyarak yasasını yürütmesi!... Bunu hepimiz biliriz de, üzüntüsünden yine de kurtulamayız! Burada yatan annem, zulmün, zor kullanmanın ve bütün bir milleti keyfince yönetenlerin kurbanı olmuştur. Bu düşüncemi açıklayabilmem için, izin verirseniz, ızdırapla yüklü hayatının birkaç noktasını gözlerinizin önüne sereyim…
“Annem üzüntüsünden felç olmuştu”
“Abdülhamit dönemiydi…1904 yılında Kurmay Yüzbaşı olarak okulu bitirmiştim. Hayata ilk adımımı atıyordum. Fakat bu adım, hayata değil zindana rastladı. Beni aldılar ve keyfi yönetimin zindanına attılar. Annem, ancak zindandan kurulduktan sonra başıma geleni haber alabildi. Hemen beni görmeye koştu ve İstanbul’a geldi.”
“Fakat, İstanbul’da kendisiyle ancak dört beş gün görüşebildik. Çünkü istibdat yönetiminin cellatları, casusları, hafiyeleri evimizi sarmış ve beni alıp götürmüşlerdi. Annem peşimden koşuyordu. Görüşmemiz yasaklanmıştı. Beni menfaya (sürgüne) götürülecek vapura bindirilmiştim. Anacığım gözyaşlarıyla Sirkeci rıhtımında taşların üstünde dövünüyor, kahroluyordu…Menfada geçirdiğim yılları anam ızdırap ve gözyaşları içinde tüketmiştir…”
“…Şimdi başka bir noktayı anlatacağım. Mütareke yıllarında, kurtuluş kavgamıza başlamak için Anadolu’ya geçmiştim. Annemi beraberinde götüremezdim. O, İstanbul’da kalmıştı. Yanında sürekli olarak kalan bir adamım vardı. Onu da Anadolu’ya götürmüştüm. Erzurum’dan, bu adamı anneme gönderdiğim zaman, zavallı annem, padişahın benim için çıkardığı idam fermanını bildiğinden, adamın yalnız olduğunu anlar anlamaz, idam edildiğime hükmetmiş ve bu üzüntüsü bir felçle sonuçlanmıştı...”
“…Benim yıllarım mücadele ile, onun yılları keder ve üzüntü ile geçti. Padişah ve hükümeti ile birlikte bütün düşmanların sürekli baskı ve işkencesi altında yaşadı. Oturduğu ev, bin bir çeşit nedenlerle basılır, aranır, kendisi sürekli olarak benim için tedirgin edilirdi. Annem, İstanbul’da geçirdiği son üç buçuk yılın bütün gece ve gündüzlerini gözyaşları içinde geçirdi. İşte bu sürekli gözyaşları, ona gözlerini kaybettirmiştir. Çok kısa bir süre önce İstanbul’dan yanıma aldırabildim. Ana-oğul kavuşmuştuk… Ama madde olarak ölüydü, sadece mana olarak yaşıyordu…”
Ulusal Egemenlik sonsuza kadar sürecektir
“…Annemi kaybettiğim için, kuşkusuz çok üzgünüm. Ancak büyük bir avuntum var: En büyük anamız vatanı batıran ve yokluğa sürükleyen yönetim, bir daha hortlamamak üzere, yokluk çukuruna gömülmüştür. Annem, sonsuza kadar bu toprağın altında yatacak, Ulusal Egemenlik de sonsuza kadar bu toprağın üstünde bayrak olup dalgalanacaktır. İşte beni avutan en büyük güç budur… Evet, Ulusal Egemenlik, bu toprakların üstünde sonsuza kadar sürecektir… Annemin mezarı üzerinde ve Allah’ın huzurunda yemin ediyorum: Bu kadar kan dökerek milletin kazandığı Ulusal Egemenliği korumak ve savunmak için gerekirse anamın yanına uzanmaktan asla göz kırpmayacağım… Ulusal Egemenlik için CANIMI VERMEK, BENİM VİCDAN VE NAMUS BORCUM OLSUN!... ”
Kaynak= Latife ve Fikriye İki Aşk Arasında Atatürk _ İsmet Bozdağ Truva Yayınları 3.Baskı-2005, sayfa:128-130
ZÜBEYDE HANIM KABRİ
Ulu önder M. Kemal Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın kabri Karşıyaka'dadır. İstasyondan Soğukkuyu tarafına giden Zübeyde Hanım caddesi üzerindeki bir parkta her daim ziyarete açıktır. Kabir, Ferik Osman Paşa Camii avlusu içindedir. Mezarın mevcut şekli bizzat Atatürk tarafından belirlenmiştir. Mezar anıt şeklinde olup, 1940 yılında İzmir Belediyesi tarafından yaptırılmıştır. Zübeyde Hanım, son günlerini Uşakizade ailesine ait olan ve günümüzde Latife Hanım Köşkü olarak bilinen köşkte geçirmiştir ve 14 Ocak 1923 günü de bu köşkte vefat etmiştir.






























