GİRİŞ
Kadınlar Tragedyası
Binlerce yıldır binlerce yüzü olan bir kadınım.
İnsanın toprağın efendisi olmayı henüz öğrenmediği, doğanın içinde doğanın bilinmeyenleriyle korku ve hayranlık içinde yaşadığı zamanlarda bilinmeyenin kendisiyim, canı alana karşı canı verenim. Bereketin hanım efendisi, bir Ana Tanrıçayım.
Toprak işlenebilir bereketiyle tanrıçalığımı elimden aldıktan sonra yalnızca bir bedenim. Ruhsuz güzelliğini bir medeniyetin yokuşuna sürükleyenim. Bir yüzüm aşkı alevlendirirken bile yüzüm acıya sürüklenir.
Suçlu olanım. Adem’den bu yana günahın sahibi bir suçlu kadınım. Rahmetten kovuluşun, yeryüzü yaşamına sürüklenişin ve bu sebeple açlığın, vebanın, savaşların, kıtlıkların, gözyaşının, kuraklıkların, hastalıklarla boğuşmanın yaşandığı en büyük kentin; yeryüzünün sebeb-i mimarisiyim, ilk kadınım.
Efsanelerde geçen iki erkeği birbirine ilk düşüren, ölümün öbür yüzü bir kadınım, Aklima’yım.
Kin tohumlarının yeryüzüne saçılmasını sağlayan kötülük kutusunun sahibi Pandora’yım.
Ancak diğer yandan vefası, bir ömür gerektirse de beklemedeki sabrı ve güvenilirliği ile çağların içinden süzülerek, gelmiş geçmiş tüm nesillere bir örnek olmuş kadere razılığıyla emsalsiz bir kadın olan Penelopeia’yım.
Sonsuzluğun umutsuz boşluğuna bakarak hiç dönmeyeceğini bildiği bir adamı bekleyen bir balıkçının kadınıyım.
Ruhu görülmemiş, sesi duyulmamış, aklı bilinmemiş bir ticaret sebebiyim. Can veren bir varlıkken, can alan savaşçıların silah alışverişinde Yunan sokaklarında sermaye bir beden, bir fahişeyim.
Kimi yerde aklını kullanarak yükselip -efendisinin soyunu yürüten olamasam da- arenalarda boy gösteren süslü, göz alıcı bir kadınım, kimi zaman ise tarlalarda en ağır şartlarda çalışarak ömür tüketen, tarihin adını bile anımsamadığı bir köleyim, ya da bir pocella... Ahlaki kokuşmuşluğun kan kokusunu bile bastırdığı, tecavüzün çok sıradan bir yaşam tarzı olageldiği Roma sokaklarında onurunu bir isyan bayrağı gibi Roma halkının vicdanına diken bir kadınım, Lucretia’yım.
Fakat çoğunlukla bıçak kemiğe dayanmış bile olsa sonsuz suskunluğuna gömülen, evliliğine, verasetine ve mal hukukuna kadar kendi adına hüküm verilen, adına karar alınan antik çağ ve bugünün kadınıyım.
Gürbüz çocuk doğuramadığı için kendisine danışılmadan evladı öldürülen bir anayım. Üstelik neslin devamını doğurarak sağlayabildiği halde kan ve soy devamlılığı hakkı olmayanım.
Ancak vefası ve sağlam duruşuyla evliliğine sahip, becerikli, itaatkâr, zarif ve zevkli, eşine karşı sevgi dolu ve hürmetli, adına anıt diktirilen bir kadın Turia’yım. Gölgede yaşamayı bilen, kocasına dağlar gibi sapasağlam sırt veren, vefanın sırrına eren ama başarının arkasında sessiz durabilen bir kadınım.
Bazen de kocasının büyük aşkını koca bir Roma ile paylaşan yine de ondan olan tüm çocuklarını ölene dek büyüterek ailesini ve Roma’yı ayakta tutan bir kadın, Octavia’yım. Roma paralarının üzerine yüzü nakşedilerek yüceltilen, Kleopatra kadar güzel olmasa da karakterinin güzelliği ile çağlara aktarılan bir kadınım.
Binlerce yüzüm var benim; Mesela aşkın, güzelliğin, ihtirasın yüzü Kleopatra’yım. Aşkın cesaret yüzüyüm. Yılana kendini sokturarak öldürecek kadar teslim olmayan cesaretin, dik başlılığın yüzüyüm.
Bazı çağlarda aşkın masum yüzüyüm. Güzelliği ile akılları baştan alan, masumiyeti ve öldürücülüğü dansında gizli, tek hüneri güzelliği ve akıl çeliciliği olan bir çingene kızı, Esmeralda’yım.
Günahın işleyene değil işletene ödettirildiği adaletsiz çağlarda sırf güzel olduğu için içinde şeytan taşıyan bir cadı olduğu ilan edilerek yakılan yüzelli bin kadının her birisiyim.
Bilimi, öğrenmeyi, aklı, matematiği sevdiğim için, olmadığına hüküm verilen aklımı kullandığım için ölüme mahkûm edilen, midye kırıklarıyla bedeni bin parça, ateşte kıvranarak, acı içinde canını ve içindeki şeytanı kilise ulularına teslim eden Hypatia’yım.
Ya da babası tarafından mükemmel eğitim verilerek aklını daha iyi kullanılabilir hale getirdiğinde hür iradesiyle tek tanrılı bir dini sorgulayarak benimseyen ve putperestliği yıkan İsa’ya inanarak babasıyla ters düşen, hançerlenerek öldürülen bir evlat, Barbara’yım.
Yüzyıllardır aforoz edile edile, horlanarak, hakir görülerek sıfatsızlıklar içinde yerini arayan bir varlığım.
Binlerce yüze sahip ve bu binlerce yüzün içinden binlerce kadın çıkaran bir varlığım.
Kıskançlık bir başka yüzüm, çelişki bir diğeri… Kısırken, Abraham’a evlat verememenin acısıyla, ona Hagar (Hacer)’i hediye eden, sonra doğurunca haset ve kıskançlıkla Hagar (Hacer)’i çöllere süren içi acı dolu, kin dolu, ateş dolu bir kadın Sara (Sare)’yim. Paylaşmayı bilmeyen, bilmek de istemeyen biriyim.
Hayallerde, tablolarda resmedilen, şiirlerde özlenen, hastanın sabahı, şeytanın bir günahı beklediği kadar arzuyla beklenen bir varlık, diğer yandan yüzü görülmek, sesi duyulmak istenmeyen gönül yurdundan sürülmüş bir sefil yaratık.
Kevser ile zakkumu aynı kadehte sunan yeryüzü hurisi. Cennetle cehennem arasında nice ruhu getirip götüren o kanatlı dişi; Pegasus.
İnsanı aşka bağımlı kılan ama seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli dedirten, uzaklığı tercih edilen, uzaklığı çoğaltan varlık, kadın.
Sıfatların en yücesi olan analık ile kutsanmışları daha yüce bir manaya büründüren, vatanla toprakla özdeş varlık, anayım ben. Tüm bu kutsanmışları namus bilen, fakrü zaruret içinde harab olmuş bir halkların önünde umut ve bağımsızlık bayrağı sallayan bir kadın, bir Eva Peron, Jan Dark ya da esir toprağını kurtarmak için cepheye canını süren Elif’im, Nene Hatun’um.
Binlerce yıldır, binlerce yüzle yazılmış binlerce öyküm var benim …
Özlem Akşit Kuşcan
(2005)
